seni buraya getiren yalnızlık mıydı/kırık ve yordun/yorgunluğun muydu seni uykuya götüren/konuşma isteğini mi yitirdin/dünya dönüyor muydu/sen yere mi düşüyordun/dünya altüst olunca/ne yaptık diye tanrıya mı yakardın
bu zincirlerden kurtar beni/ yolumu değiştirmem lazım/kanatlarımı iyileştir/ uzaklara uçamam lazım
seni ağlatan boşluk muydu/ daha fazla sır kalmadı/ acı mıydı sana günahlarını affetmen için zaman veren

burada

mutluluk mutluluktur

minibüsteyim eve gidiyorum. keseden gitmeye otobana saptı. bu çok nadiren olur. şanslıysan denk gelirsin. o anki mutluluk anı.  biliyo musun öyle küçük şeyler vardı eskiden beni mutlu eden. minibüsün keseden gitmesi gibi. ya da annemleri evden yollayıp ve ders çalışıcam diye evde kalıp saatlerce peşpeşe filmler izlemek. veya saat sekizden önce eve koşa koşa gelip televizyonda diziye yetişmek gibi. istanbul'da standart bi apartman dairesindeki küçücük odamda açık pencereden doğru sanki bir avluda ötüyormuşçasına yankılanan kuş seslerini dinlerken, az evvelki diziden özenip kendimi antakya'da avlulu taş bir evin odasında hayal etmek gibi. eve gelirken cips kola almak da olabilir. bu da böyle işte. 

papağanlar ve huzur

arka bahçede papağanlar var. istanbul'un göbeğinde arka bahçede yeşil papağanlar var. seslerini duyuyorum oturduğum yerden.

gerçeğin çölüne hoşgeldin

son günlerimin temasını özetler.  -geliyo! geliyo! -welcome to the desert of the real. -matrix! matrix!  -bebeğiim!  (çak!)

bu meditasyon işi canım

bir gün bir kadın meditasyon öğrenmeye uzakdoğu'da bir yerlere gidiyor. belgesel yapmış, izledim.

şu aralar durumumu düşünmekteyim. aklıma o belgeselden öğrendiğim nadide bilgiler ve yaşadığım mini deneyim geliyor.

sadece oturuyorsun. gözlerini kapatıyorsun ve de. ne aklına gelen şeyleri düşünmek için ne de yeni düşünceler çağırmak için bir çaba sarfediyorsun. bu mümkün oldu bir 15 dakikalığına. şu sıralar gündemimde hayatımın bu 15 dakikaya dönüşebilir olup olmadığı sorusu var.

kendim düşünmek istediğim için birtakım şeyleri düşündüğümü farketim. özellikle acı veren bir düşünce varsa. bir yandan sanki onu düşünmezsem o düşünceye ya da onu yaratana ya da belki tüm benliğiyle onu düşünmek ve o acıda boğulmak isteyen mazoşist tarafıma ihanet gibi gelmekle birlikte aslında parçalarcasına düşünmemenin, yarattığı boşluğa rağmen olası olduğunu farkediyorum.
duruyorum sanki. aslında birkaç gündür durmaya çalışıyorum sadece. süper başarılı olduğumu söyleyemem ama bir takım düşüncelere ve hislere hayatı yırtarak, hırsla tutunmaya çalışmanın yorgunluğu ve tekrar o duruma girme korkusu yalnızca durmanın rahatlığına doğru salıyor beni. zaman zaman.

sisli, biraz da serin  ve sessiz mi sessiz bir boşlukta ve dahi kendi iç sesin bile olmadan ne gelirse onun frekansında öylece salınmak gibi. 
şu an hissettiğim mutluluk mu diye düşündüm o gece. hayır başka.

geçen bir arkadaşım hayattan beklentin ne diye sordu. cevap veremedim ilk. hem gergindim hem epeydir düşünmemiştim.sonra tekrar sordu birazdan. huzur diye çıkıverdi ağzımdan. ezberdendi bu cevap. eskiden düşünmüştüm sanırım. epeydir bırakmışım düşünmeyi. ne zaman bıraktım bilmiyorum. 
huzur neydi ki zaten? 
geçici olduğu aşikar. belki birkaç saat. ama azıcık bildim ki huzurmuş, yalnızca sakin sakin  uyuman yanıbaşımda sabaha kadar.

diş fırçası ve sakız

biri diğerinin sakızını eline almış. sonra ağzına atmış. tanımıyor onu pek. anlattı, ağzında kocaman bir sakız.
konuştuk. bir sürü kişi var masada. sevdiğin birinin sakızını mı alırsın yoksa herkesinkini mi alırsın diye ve bunun gibi birçok şeyi. ben çok sevdiğin birinin sakızını çiğneyebilirsin diyenlerdenim ama bir yandan da orada herhangi birinin sakızını almam gerekse yapacaktım herhalde diye düşünüyorum. kendim için yapardım. gerekmedi.
çok geçmedi. iki hafta üç hafta. 
eyvah dedim diş fırçamı unuttum! e benimki burda dedi.
baktım. baktı.
bi saniye bile düşünmedim kullanmamayı.

olan ne biliyor musun, aranda olmadığına neredeyse emin olduğun bir incecik duvarın daha eriyip gitmesi. sevdiğin-sevmediğin meselesine gelince..azıcık hile yapmış olabilirim ;)


bazen öyle bir hal alıyor ki gözlerin
bugünkü de öyleydi.
derin ki nasıl.
taa en dipleri görüyorum sanki.
etraf yeşilse, güneşli ve hafif gölge

fil ve mezarlık

seni düşünüyorum
kocaman koltuğunda oturuyorsun
yaza meydan okur bir bahar gününde
yüzün pencereye dönük elinde bir defter
pencereden bakıyorsun yeni silinmiş
bir fil çiziyorsun, öncekilerin yanına
yine bakıyorsun ara ara pencereden dışarı.
belki biraz dalgın, kesin ışıl ışıldır gözlerin.
 belki gün ışığı vuruyordur bulutlara o ara
 belki mezarlığa derin gölgeler inmiştir.
bu sabah yağmurla uyandım. sarı çatıya vuruşuyla.
ne hissedermişsin yağmuru meğersem. geçen anlatmıştın onu hatırladım. heyecan hayranlık ve mutluluk çınlayan sesin. gece bi yağmur yağdı dedin.

sabah yağmur yağdı. sesini dinledim gözümü açmadan. odanın loş karanlığında.
kokun vardı. giysilerin kitapların el yazın. özenle asmıştın yine gömleğini duvara. ve mandalina.
duvarına bir çiçek çiziverecektim küçücük. yapmadım.
yatağını yapıp çıkmışsın evden. aynen yaptım.
camını açtım.
son bir nefes aldım derin. son bir baktım.
kapıyı çektim.
çıktım.
önden gül vardı. sonra beyazın yanına yaraşır dedin nergisi verdin.
bir çay bardağındalar şimdi , yanıbaşımda.
bakıyorum.
seni ne çok özlemişim. bütün gün yüzüne bakabilirdim.

seni sevmek

bir arkadaşım dedi -diyeceğini dedin gerisi edebiyat diye. okuyorum şimdi Nancy yazmış.

(sana) "seni seviyorum" demek.
bunu samimiyetle söylediğimiz zaman en içten/en mahrem olana dair söylenebilecek olanı açıkladığımızı biliriz.

"seni seviyorum" mutlaktır.

sımsıkı tut sımsıkı


eğer kendimi bıraksam
yağmur olabilirdim yağardım
kasım'da çınar olurdum
yaprak yaprak dökülürdüm
kalbimi sıkı tutmasam

döküp saçıp boşalsam
içimde yükselen şiiri
kaldırımlara döküp harcasam

attila ilhan demiş. ne de iyi demiş.